Merhaba Ziyaretçi; Bugün Saat
Ucuncü imam Hz Huseyin

Üçüncü Imam Hz. Hüseyin, Hicretin dördünçü yilinda Saban ayinin üçünçü gününde Medinede dünyaya geldi. Babasi Hz. Ali (a.s), annesi Hz.Fatima’dir. Nakledilen bir çok hadise gore Hz.Muhammed (s.a.v)

ona özel bir ilgi gösteriyordu. Resulullah, onun dogum haberini aldiginda ve diger zamanlarda onun bogazindan ve dudaklarindan öptügü, agladigi ve bu çocugun azgin bir grubun eliyle sehit edilecegin haber verdigi, hadislerde nakledilmistir.

Hz. Hüseyin, Imam Hasan’in zehirlenip sehid edilmesinden sonra imam oldu.
Ilahi emir ve nehiylere itinasiz bir insan olan Muaviye’nin oglu Yezid’in
Müslümanlarin önderligine geçmesiyle islam
kökten yok olmak ve saptirilma tehlikesiyle karsi karsiya kalmisti.
Hz.Hüseyin, böyle bir zatin Müslümanlara halife olusunun anlaminin ne oldugunu iyice biliyor ve buyuruyordu: Eger islam ümmeti Yezid gibi bir önderin eline düserse islam’a veda etmek gerekir.

Hz.Hüseyin Müslümanlari bu büyük tehlike karsisinda uyarmak ve gelecek nesillere Yezid’in takipçilerinin yaptikalri seylerin islam’a baglanamayacagini anlatabilmek için kiyam etti ve Hicretin 61.yilinda Muharrem ayinin onuncu gününde Kerbela çölünde 72 yaraniyla birlikte sehid edildi. Bu kiyam, Müslümanlarda büyük bir uyanmaya vesile olarak islam’da büyük sapikliklarin meydana gelmesini önlemistir. Imam Hüseyin’in kiyamini müteakip bir biri ardinca olusan kiyamlar bunun en büyük delidir.

KERBELÂ ERKÂNI

Alevilik-Bektaşilikte Kerbelâ, keder ve belâ bileşimi olarak algılanır; bu anlamda bir yaradır: Tarihsel ve toplumsal haklılığa yaslanmış bir kıyımdır: Bir isyan olarak onu sevmemek, bir kıyım olarak ona yanmamak elde değildir. Çünkü onun anısını yaşatmak için bir görev üstlenmek, orada şehit edilenlerle saf tutmak insan onuru ve şerefiyle ilintili bir durumdur.
Ama olaya akılla yaklaştığımızda, onu ağlama duvarı olarak öne çıkarmanın doğru olmadığını görürüz. Yapılması gereken bugünü anlamanın ve geleceğe ışık tutmanın anahtarı olarak yeniden yorumlamak gerektiğidir. Kerbelâ olayı, Aleviler-Bektaşiler için, hangi inançtan olursa olsun, hangi ulustan gelirse gelsin, haksızlığa, zulme uğramış insanın/ insanların acısını, insanlığın acısı durumuna getirmenin ortak anısıdır. Demek ki Kerbelâ olayı, Kerbelâ şehitleri gibi katledilenlerin bir öyküsüdür.
Kerbelâ acısını, insanlığın acısı durumuna getirme yolunda Aleviler-Bektaşiler, ağıt türünün en yetkin örneklerini vererek, bu olayı bir yaşama anlayışının kaynağı durumuna getirdi, insan sevgisine dönüştürdü.
Şeriatçı İslamlıkla hesaplaşmanın bir bakıma başlangıç öyküsüdür Kerbelâ olayı. Günümüzün Kerbelâ olaylarına gelince saymakla bitmez, ancak, Kerbelâ olayının bir uzantısı olarak yaşama geçirilen, onlarca canın diri diri yakıldığı Sivas/ Madımak olayını anmak bile yeter.

GÜNCELLEME

Haksızlığın bugün ne olduğunu açığa vuramayıp geçmiş biçimini yüceltmeye çalışırsak güncel korkaklar olup çıkarız. Hurûfilikten Aleviliğe geçen bir algıyı burada seslendirmek istiyorum: Her Alevi-Bektaşi için Kerbelâ kıyımı bir alınyazısıdır; Alınyazısına karşı koymak isteyen her Alevi-Bektaşi alınyazısını mücadelesinin önüne yerleştirmek zorundadır. Alınyazısındaki dostlarına ve düşmanlarına tanı koyabilmek için Hz Hüseyin’i sevenlere düşmanlık gösterenleri sevmeme, bunları sevenleri de sevmeme biçiminde tanımlayabileceğimiz teberra ilkesini, zalimlerin zalimliklerini sevenleri sevmeme, bunları sevenleri de sevmeme biçiminde güncellemek zamanı gelmiştir. Bunu yaparsak düşmanlarımıza tanı koyabiliriz; onları tarihin derinliklerinden yaşadığımız yere taşıyabiliriz. Yine Hz Hüseyin’in ve yandaşlarının kavgasını sevme, bunları sevenleri de sevme biçiminde tanımlayabileceğimiz tevellâ ilkesini zalimlere karşı mücadele edenleri sevme, bu mücadeleye katılanları sevenleri de sevme biçiminde güncellemek durumundayız. Bunu yaparsak dostlarımıza tanı koyabiliriz; onları tarihin derinliklerinden yaşadığımız yere taşıyabiliriz.
Adım Adım Kerbelâ
Esat Korkmaz

KERBELA MERSİYESİ 

Mümünlerin yaşın yaşın ağlatan
Ah senin dertelerin imam Hüseyin
Kerbala çölünde kanın çağlatan
Ah senin dertlerin imam Hüseyin

Şehit düştü imamların şahbazı
Bu imiş taktirde yazılan yazı
Arşa çıktı Ehlibeytin avazı
Ah senin dertlerin imam Hüseyin

İptida meydanı Hürşehit açtı
Arştaki melekler kanlı yaş saçtı
Yetmiş iki pehlivan hepşehit düştü
Ah senin dertlerin imam Hüseyin

İmam Zeynel kaldı Aliden aslı
Şükür kesilmedi ehlibeyt nesli
Yüz yirmi dört bin peygamber yaslı
Ah senin dertlerin imam Hüseyin

Lahnet olsun olyezidin soyuna
Kin husumet kan bürüdü gözünü
Kasteylediimamların hepsine
Ah senin dertlerin imam Hüseyin

Sefil sıtkı şugönlümün zarı var
Kerbalada ehlibeytin nuru var
On iki aykanglasam yeri var
Ah senin dertlerin imam Hüseyin

Ehlibeyt Muhalefeti Örgütlüyor

Araplararası kavga, Arap olmayan Müslümanları yakından ilgilendiriyordu. Mevali, dindaşlar arasında eşitliği öngören İslam adına, Arap üstünlüğüne karşı çıkmaya başladı. Süreç içinde Bedevi bireyciliğinin yokedilmesiyle biçimlenen kavimler üstü Emevi Kavmi egemenliğine dayalı devlete karşı kabaran Arap öfkesiyle, Mevali tepki örtüştü. Ortaya çıkan toplumsal hoşnutsuzluk ideolojik ve siyasal düzeyde, uygulanmakta olan kavimler üstü kavim soy egemenliğine dayalı Emevi devlet anlayışını, İslam’ın esenliği adına yadsıyan Ehlibeyt çevresinde toplandı. Dinsel ve toplumsal kokuşmuşluk ortamında; “Bütün bunlar iktidar meşru sahiplerinde olmadığı içindir; iktidar meşru sahiplerine, yani Ehlibeyt’e dönerse, Tanrı’nın yücelttiği ve yönettiği bu soy sayesinde güçlükler ve adaletsizlikler, ortadan kalkacaktır” yargısı belirleyici olmaya başladı.
Genelde Haşimi, özelde Hz. Ali soyunun önderliğinde Emevilere karşı, bir iktidar savaşı başlatıldı.
Gerçek İslam’a ve adalete dönüş yaklaşımı kanalında, mazlumdan yana, kavim/ soy egemenliğine dayanmayan din yorumu; Arapların büyük bir kesimine ve Mevali’ye egemen oldu. Sürecin bu aşamalara sıçramasıyla, Emevilerin ayaklarının altındaki toprak hızla kaymaya başladı.
Arap ve Arap olmayan Müslümanların, Emevi egemenliğine yönelik tepkisini güdümüne alan Peygamber ailesi önderliğindeki muhalefet hareketi; başlangıçta tüm kötülüklerin ve olumsuzlukların kaynağını, İslam’dan sapılmış olmasına bağladı. Üzerinde yapılandığı toplumsal haklılığı, İslam’ın kuruluş ülküsüne, İslamlık öncesi Bedevi eşitçiliğine, kahramanlık çağı değerlerine göndermeler yaparak beslemeye çalıştı. Ancak bir devlet dini olarak doğan ve yayılmaya dayanan İslam devletinin doğal gelişmesinin bir ürünü olan; tarihsel açıdan bakıldığında bir ilerlemeyi, bir gelişmeyi simgeleyen Emevi egemenliğini, sapma ürünü olarak görmek bir yanılsamaydı. Bu siyasal güce karşı, yapısal değişime uğramış, toplumun gündeminden çıkan kabile, kavim değerleriyle bir dünya görüşü oluşturmak da olanaksızdı. Bu iki yönlü güçsüzlük, önceleri Hz. Ali Yandaşı hareketi, bir bocalama içine itti. Sonraları, Ortodoks Sünni bir imparatorluğa dönüşecek olan İslamlığı bir bütün olarak aklama sonucunu doğuran bu yaklaşım;

*-bir yandan İslam’ın kaynaklarına sezgisel akıl ve gönül bilgisi yoluyla farklı bir yaklaşım getirerek; inanca inanç kanalından muhalefet etmenin yollarını, yöntemlerini geliştirerek, İslamlık değerlerini bâtıni açıdan sorgulayıp inanç dünyasında kendisine yeni bir dünya görüşü oluştururken;
*-diğer yandan, Emevi egemenliğine karşı oluşan Arap ve Arap olmayan Müslüman kökenli toplumsal tepkiyi, yaratılan dünya görüşünün şemsiyesi altında toplamaya yöneldi.

İçine girilen bu süreç Ali yandaşı hareketi, her şeyi sapma ürünü görme yanılsamasından ve yalnızca geçmiş değerlere dayanarak düşünsel yapı oluşturma güçsüzlüğünden kurtardı. Tarihin 7 bin yıl öncesinden gelen;

*-uygarlığa adım atılır atılmaz işkenceyle yokedilmek istenen,
*-insanlık ülküsünde hep altın çağ olarak yaşayan ve
*-her toplumsal çıkmazda kurtuluş bayrağı olarak dalgalandırılan paylaşmacı/dayanışmacı değerler öne alındı.

Öne alınan bu değerler, VII. yy’ın ortalarında İslam toprağında kabaran, yakın gelecekte Arabistan Yarımadası’ndan Asya içlerine, oradan Balkanlara kadar uzanan geniş coğrafya üzerinde insanlık özlemlerini kucaklayacak olan toplumsal muhalefet arasında bir köprü oluşturdu. Orta Asya’dan kopup gelen göçebe-eşitlikçi insan kümelerinin ve Anadolu yerli halkının buluşup kaynaşacağı Şii hareketinin temelleri, daha o zaman atılmıştı.

Yezit’in Veliaht Atanması

Bizans ve Sasani devlet deneyimi birikimlerinden dersler çıkaran Muaviye, kavimler üstü soy egemenliğine dayalı merkezi bir güç oluşturmak için Yezit’i, kendisine veliaht olarak atadı. Halkı da oğluna biat etmeye zorladı.
Yezit’in veliaht atanması, İslam devletinde yeni bir sıçramayı gösterir. Artık genişleyip büyüyen İslam İmparatorluğunu ve bu imparatorluğu çekip çeviren hantal bürokrasiyi; Danışma Kurulu gibi kabile yöntemi ürünü, Bedevi geleneğinin sürdürülmesine yardımcı olan, buna karşın devletin gelişimini köstekleyen örgütlerin yerine, doğrudan soy egemenliğine dayanan ve atamalarla kesintisizliği sağlanan merkezi örgütler geçecekti artık. Bu gelişme,

*kabile kökeninden kopuşu;
*devletin belli bir egemen zümrenin/tabakanın/sınıfın egemenliğine girdiğini;
*devletleşme sürecinde bir üst aşamaya ulaşıldığını da simgeliyordu.

Yezit, babasının yönlendirmesiyle öncelikle kendisine rakip odakların üzerine yürüdü. Başta Hz. Ali ailesi olmak üzere Medine’de bulunan muhaliflerini kendisine biata zorladı. “Biat etmeyi reddeden kim olursa, hiçbir mazeret dinlemeden öldürülmeli”, emrini verdi.
Biata zorlananlardan Hz. Hüseyin ile Abdullah bin Zübeyr, aileleri ile birlikte Mekke’ye kaçtı. Yezit, Amr bin Zübeyr komutasında 2000 kişilik bir kuvvet göndererek Hz. Hüseyin’le birlikte Mekke’ye kaçan kardeşi Abdullah bin Zübeyr’i tutuklattı.
O günlerde Hz. Hüseyin, Kufeliler tarafından halife seçilmek ve kendisine biat edilmek için çağrılıyordu. Hz. Hüseyin amcazadesi Müslim bin Akil’i, Kufe’ye gönderdi. Gelişmeler üzerine Kufe Valisi Ubeydullah bin Ziyat kent halkını, evlerinde bulunan yabancılara ilişkin bildirimde bulunmaya zorladı; evinde yabancı olup da bildirmeyen, konutunun önünde çarmıha gerilecekti.
Kufe’de didik didik aranan Müslim, bir ihbar sonucu saklandığı yerde kuşatılıp yakalandı. Kılıcı elinden alındıktan sonra katır sırtında Valilik Konağı’na götürüldü. Çok susamış olmasına karşın kimse kendisine su vermedi. Vali Konağı’nın kulesine çıkarıldı. Çatışma sırasında yaralamış olduğu bir İranlı muhafızın kılıcıyla boynu vurularak idam edildi. Cesedi Kasap Pazarı denilen yere atıldı. Yine Hz. Hüseyin’in Kufe’ye gelmekte olduğunu haber vermek için gizlice kente sızan bir ulak yakalandı. Hüseyin’e küfretmeyi reddetmesi üzerine valinin emriyle kuleden atılarak öldürüldü.

Hz Hüseyin Kerbelâ’da

Hz. Hüseyin’in Kufe’ye gelmekte olduğunu öğrenen Vali Ziyat, en deneyimli komutanlarından Hur bin Riyah’ı önleyici çıkardı. Hur, üç günlük bir yolculuktan sonra Hüseyin ve taraftarlarını karşıladı. Hz. Hüseyin Hur ile konuştu ve O’nu haklılığına inandırdı. Ancak Hur’u sorumluluktan kurtarmak için Kufe’ye gitmekten vazgeçip Kerbelâ’ya yöneldi.
Yezit adına davranan Vali Ziyat, Hz. Hüseyin’i tutuklamak, Yezit’e biat ettirmek ya da öldürmek için Saad bin Vakkas oğlu Ömer’i komutan atamıştı; 4000 askerle Hz. Hüseyin’i karşıladı. Hz. Hüseyin Emevi toprağından çıkıp gideceğini söyledi. Bu öneri Ömer tarafından Vali Ziyat’a ulaştırıldı. İran ya da Türkistan toprağına geçerek güçlü bir ordu kurup geriye dönmesi olasılığından korkulduğu için öneri, reddedildi.
Hicret’in 61. yılında (m. 680) Muharrem ayının 7. günü öğleye doğru, Hz. Hüseyin ve yandaşlarının suları bitmişti; su almak için Fırat’a gidenler karşı tarafça oklarla vuruluyordu; alınabilecek bir önlem de yoktu. Hz. Hüseyin’in bütün umudu, Ömer’in ordusundan kendisini sevenlerin çıkması idi, ama bu gerçekleşmedi. Sahabeden Habip bin Mezahir’in gidip Beni Esed kabilesinden alıp getirdiği 90 kişilik kuvvet de kuşatmayı yarıp Hz Hüseyin’e ulaşamadı. Böylece 8 Muharrem de geçti. Ertesi gün Hz. Hüseyin, kardeşi Abbas’ı Fırat’tan su almak için görevlendirdi; Abbas tüm engelleri aşmasına karşın, ancak 20 kırba su getirebildi. Hüseyin bu kez oğlu Ekber’i görevlendirdi; o ise sadece bir kırba su getirebildi. Ömer’le konuşmasına karşın onu ikna edemedi. Kuşatma iyice daraltılmıştı.

Kerbelâ Kıyımı

Sonunda Ehlibeyt ve 72 yandaşı için kıyım demek olan, sonucu belli savaş başladı. Küçük çocuklar, bebeler ve yaşlılar, uzaktan atılan oklarla öldürüldü. Hz. Hüseyin’in kardeşleri, yeğenleri teker teker Kerbelâ toprağına düştü. Yetmiş iki savaşçı, yetmiş iki dağ gibi Yezit askerine karşı durdu; ama kaderi değiştirme olanağı yoktu.
Muharrem ayının 10.günü önce 18 yaşındaki oğlu Ali Ekber, ardından meme çocuğu Ali Asgar babasının kucağında oklanarak vuruldu.
Olanları gören Hz. Hüseyin, dedesinden ve babasından kalan emanetleri oğlu Zeynelabidin’e teslim etti; ölmeye hazırlandı; süslendi. Başındaki peygamber sarığını yeniden bağladı; babasının kılıcı Zülfikar’ı boynuna astı ve Hz. Hamza’nın kalkanını omuzuna alıp Kerbelâ meydanına çıktı. Söylentiye göre Yezit’in 40 askerini öldürdü; sonra dönüp sağ kalanları öptü ve onlara Şam’a doğru gitmelerini öğütledi. Vuruşmak için savaş alanına döndüğünde, düşman tarafından ok yağmuruna tutuldu; kanlar içinde Muharrem ayının 10. günü ikindi üzeri toprağa düştü.
Gövdesi Kerbelâ’da kaldı; kesik başı Kufe’ye oradan da Şam’ a götürüldü; Yezit bir değnek ile Hz. Hüseyin’in kesik başını ve ağzının içini karıştırırken, en büyük siyasal rakibinin soyunu kurutmanın huzuru içindeydi. Bir mızrağa geçirilip Ceyrun tepesine dikildiğinde;
-Peygamber’den borçları aldım, diyordu.
Kerbelâ olayı Şii, Sünni tüm Müslüman dünyasının en acı olayıdır. İslam’ın Sünni yorumuyla uyuşamayan Orta Asya’dan gelen göçebe Oğuzlarla Anadolu’nun yerli halkı, Ehlibeyt soyuna yönelik bu kıyımı lanetledi. Hz. Hüseyin’e sahip çıktı. Temsil ettiği düşünceyle kaynaştı. Anadolu toprağında Alevilik-Bektaşilik biçiminde boy vererek, bu düşünceyi, hoşgörü temeli üzerinde yeniden yorumladı. Ona yeni bir ruh verdi. İslamlık öncesi Türk kültürüyle yoğurdu. Yaşanılan yerden kovulan inancı yeniden yeryüzüne indirdi.
Dünyalaşan bu inancı yaşama yordamlarına, kavgalarına, gülmelerine, oynamalarına onay veren, onları onurlandıran bir toplumsallığa dönüştürdü.
Nefeslere, dualara, koşuklara girdi. Zaman zaman gönüllerden usulcacık sıyrıldı toprağa yüz sürdü, sulara daldı. Ateş oldu alev alev gökyüzüne yükseldi. Kuş oldu uçtu; Hz. Ali’yi simgeleyen turnalar, Hüseyin’e yas tutup semah döndü.

BİLGİLER
tarafından 14 Nisan 2014 - 23:03 tarihinde yayınlandı.
OKUNMA
Bu Yazı Şuana Kadar 194 kez Okunmuştur.
ETİKETLER
PAYLAŞ

Yoruma Kapatildi.